Deri Hastalıklarının Ruh Sağlığına Etkileri ? & Cilt Hastalıklarının Psikolojik Nedenleri ?

“Cilt (Deri) Hastalıklarının psikolojik nedenleri var mı ?” ve oluştuğunda insan psikolojisine, ruh sağlığına ne gibi etkileri vardır.

“Özel Hayat Hastanesi”‘nden Klinik Psikolog Filiz Yakmaz Basılgan konu ile ilgili değerli bilgiler paylaştı…

“Ağlayan Derimiz: Cilt Hastalıkları ve İnsan Psikolojisindeki Önemi”

Cilt insanı dış dünyadan ayırır, aynı zamanda dünyaya karşı kişinin vitrinidir. Bu özellikleriyle cilt, bireysel varoluşumuzda çok özel bir yere sahiptir.

Cilt ayrıca dokunma, soğuk, sıcak, ağrı gibi duyumların algılandığı organdır.

Yine öfke, korku, utanma ve kızgınlık gibi duyguları açıkca ifade etme aracı yada aynı şekilde utanma, kızgınlık gibi bazı duygusal durumlarımızı istemsiz olarak dışarıya ilettiği için bir kaygı kaynağı da olabilir.

Bebeklik çağından itibaren annenin dokunması, okşaması gibi ödüllendirmenin de kaynağı olması acısından da önemlidir.

Birçok kültürde insanın kendini algısı ve iyi hissetme halinde özgüveninde ve çevreyle ilişkilerinde cildin sağlıklı olması çok önemli rol oynamaktadır.

Sedef hastalığı yada vitiligo gibi ciltte lezyonların ya da şekilsel bozulmaların oluştuğu hastalarda vücut algısı kötü ve öz saygı düşük olmaktadır.

Deri, rahatlıkla görülebilen ve dokunulabilen bir organ olarak psikolojik atmosferimizde önemli bir yere sahiptir. Bebeklikten yetişkinliğe doğru seyreden sosyalleşme süreci önemli rol oynar.

Dolayısıyla cilt hastalıkları diğer hastalıklardan farklı olarak sosyal ortamlarda, ilişkilerde de kişiyi etkileyebilecek bir potansiyele sahiptir ve özel bir yeri vardır.

“Nasıl oluyor da duygusal bir durumun organik bir bozukluğa yol açtığı” insanların geçmiş dönemden beri kafasını kurcalamıştır. Son 20 yıldır bununla ilgili bir çok araştırma yapılmış durumda.

1900’lerin başlarındaki kaynakları taradığımızda bile derinin zihnin bir uzantısı olduğunu, bu nedenle insanın huy ve kişiliğin değerlendirmesinde gerekli kısımlarından biri olduğunu belirtilmektedir.

Derinin beyinle olan ilişkisi embriyonik döneme kadar uzanır, yani fetüs oluşurken hücrelerin ayrışıp organ ve dokular oluştuğu evrede epidermis, yani derinin üzerindeki ilk katlardan biri, ve sinir sistemi aynı kökenden ayrışmışlardır.

Kronik psikososyal zorluklar endokrin ve immün sistemin işleyişini etkilemekte ve beyinde bazı değişikliklere neden olmaktadır. Dolayısıyla kişinin bütünlüğü temelinde endişe ve yaralanma oluşturan herhangi bir çatışma durumu buna dayalı olarak zihinsel veya bedensel hastalığa dönüşebilmektedir.

Bu gün artık görülmektedir ki solunum, sindirim, dolaşım, metabolik, üregenital ve deri hastalıklarından birçoğu psikosomatik hastalıklardandır. Buna göre bazı cilt hastalıkları bastırılmış duyguların psikosomatik ifadesi şeklinde değerlendirilebilir ve sembolik biçimde “derinin ağlaması” olarak düşünülebilir.

Cilt hastalıklarından her yaştaki kişinin etkilenmesi beklenmekle beraber yaş küçüldükçe etkilenme oranı artmakla birlikte ergenlikte en yüksek olabileceği söyenebilir.

Çocuk, cilt hastalığın gelişmesi sürecinde cilt hastalığından etkilenmekte ve bu, örneğin kaşıntılar nedeni ile uyku bozukluklarına, yoğunlaşmada azalmaya ve okul başarısında düşmeye yol açmaktadır.

Görünümdeki değişiklik, kişisel imajda ve özgüvende sarsılmaya neden olabilmektedir.

Ergenlerde beden imajı çok önemli olduğu için cilt sorunları psikolojik bir yük getiriyor. Ergenler özellikle bedensel açıdan kendilerinde meydana gelen değişikliklere karşı duyarlıdırlar.

Özellikle ergenliğe geçiş yıllarında benlikle ilgili tanımlamaların yoğun biçimde fiziksel görünümle ilgili olduğu görülmektedir. Beden imajı ile benlik saygısı arasında önemli bir ilişki mevcuttur.

Ergenlerde benlik saygısının beden imajından hoşnut olma düzeyinden etkilendiği daha önce yapılan birçok araştırmanın ortak bulgusudur.

Kendinin değerli ve önemli olduğu ile ilgili duyumu kişinin kendini sevmesi, ödüllendirmesi, takdir etmesi, onaylaması ve değerli bulması ile ilgilidir.

Benlik saygısı en geniş anlamıyla kişinin kendini değerli, gayretli, etkin ve başarılı hissetmesidir.

Cilt hastalıkları en temelde kişinin beden imajı ve benlik saygısını etkiler. Bunlar da anksiyete ve depresyon oluşumu için uygun zeminlerdir.

Bu konuda yapılmış çalışmalara baktığımızda bu tezi destekler nitelikte oldukları görülmektedir. Atipik egzamalı bebek ve çocukların anneleri, sağlıklı çocuklara sahip annelerden oluşan bir kontrol grubuna oranla kendilerini daha depresif, umutsuz, daha çok endişeli, aşırı koruyucu ve çocuğuna karşı duygusal davranışlarda daha az olumlu olarak tanımlamıştır.

Çocukluk ve ergenlik dönemindeki cilt sorunlarının etkileri yetişkinliğe göre beden imajının önem derecesinin yüksek olmasına bağlı olarak daha yıkıcı olabilmektedir: olumsuz deneyimler, okulda alay edilmesi, olumsuz benlik algısı ve bakışlardan rahatsız olma görülebilecek davranışlar arasındadır.

Önemli bir ayrıntı: Ergenlikten uzaklaşıldıkça görünümle ilgili kaygıların azaldığı ve deri hastalığının getirdiği sorunlarla baş etme becerilerinin arttığı görülmektedir.

Anne ve babaların, ailelerin tutumları nasıl olmalıdır ?

Eğitim düzeyi yüksek ebeveynlerin hastalık ile baş etme ve problem çözme becerileri yüksek olup çocuklarının sağlıkları ile ilgili duyarlılıkları diğer ebeveynlerden farklıdır. Bu ebeveynler çocuklarına hastalıklarına ilgili uygun açıklamayı yapabilmekte ve çocukların hastalıklarına karşı daha olumlu bir bakış açısı geliştirebilmelerini sağlayabilmektedirler.

Bizim toplumumuzda babanın eğitim seviyesinin artmasından kaynaklanan donanım ile hastaların hastalık ile baş etme ve problem çözme becerilerinin ve buna bağlı benlik saygısı ve yaşam kalitelerinin daha yüksek olduğu görülmektedir.

Dermatolojik hastalıklar sebebi ile mutluluk ve yaşam doyumuna olumlu katkı sağlayan sosyal ve zihinsel etkinliklerin kısıtlanması, hastanın yaşam kalitesinin düşmesine yol açabilir.

Cilt hastalıkları ve yaşam kalitesi ilişkisi

Yaşam kalitesi, bir hastalığın hastanın günlük fonksiyonların işlevselliğini, sosyal amaçlarını ve kendini iyi hissetmesi üzerine algısıdır.

Cilt hastalıklarında yaşam kalitesinde görülen etki çoğunlukla hastalığın şiddetiyle doğru orantılıdır, ancak bazı hastaların algıları klinik şiddeti yansıtmamaktadır.

Sedef hastalığı normalde kaşıntılı bir hastalık değildir. Ancak depresyon arttıkça kaşıntı şiddeti artmakta, bir kısır döngü hali oluşmaktadır.

Hastalar, hastalıklarının işlerini negatif etkilediğini, günlük yaşamlarını olumsuz etkilediğini ve uyku problemi yaşadıklarını belirtmektedirler. Sosyal hayatta daha aktif rol alan erkeklerde, dermotolojik hastalıklara bağlı yaşam kalitesinin daha az düştüğü görülmektedir.

Yetişkin hastalarda cilt hastalıklarının psikososyal etmenlerden etkilenmesi % 40-80 arasında değişirken, çocuk hastalarda bu oran % 90’dır.

Sedef hastalığında ve genellikle cilt hastalıklarında kişinin stres faktörlerinden etkilenmesi ve hastalığın alevlenmesi farklılıklar gösterir. Bunun temel nedeni yaşanan olaydan çok, olayın kişide yarattığı etkinin ve kişilerin problem çözebilme becerilerinin farklı olmasıdır.

Cilt hastalıklarını stres faktörleri tetikleyebiliyorken, hastalığın kendisi de psikolojik sorunların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu da tedaviye yanıt vermelerini önemli ölçüde etkilemektedir.

Özellikle sedef hastalığında, diğer deri hastalıklarından daha fazla olarak stresin alevlenmelere neden olduğunu en sık olarak aile sorunları, ayrılık, iş ve okuldaki zorluklara ve günlük sorunlara rastlandığı görülmüştür.

Kişiler yaşamlarındaki zor durumların üstesinden gelemediklerini ve bu zorlanmanın yarattığı gerginlik ve stres sonucunda otonom mekanizmalarının deri hastalıklarına yol açabileceği görülmektedir.

Cilt hastalıklarında psikoterapi’nin rolü

Cildin renk kaybına uğraması, şekilsel bozukluklar ve ciltteki lezyonlar hasta için psikolojik olarak çok yıpratıcıdır. Hastaların ciltlerindeki bu tur değişiklikler dolayısıyla özgüvenleri azalır, üzgündürler ve utanma duyguları içindedirler. Bu yüzden psikolojik destek önemlidir.

Hastalar başlangıçta herhangi bir psikolojik sorunun varlığını yadsıyabilir ve psikolojik tedaviyi kabul etmeyebilir. Cünkü organik bir hastalığın psikolojık bır soruna yada psikolojik bir sorunun da organik bir hastalığa nasıl olur da yol açabileceğinin bağlantısını kurmakta zorlanmaktadırlar.

Deride sedefe bağlı kötü görünüşlü belirtilerin varlığı psikolojik bozukluklara, sosyal uyumsuzluğa yol açar. Utanma, suçluluk, öfke, başkalarının kirli ve mikroplu olduğunu düşüneceği korkusu oluşur.

 

Emptik, destekleyici bir yaklaşım, içgörü yönelimli terapiden daha etkilidir. Kronik yada şekil bozukluğu ile seyreden cilt bozukluğu olan hastaların, daha uzun süreli, destekleyici ya da içgörüye yönelik psikoterapiye gereksinimleri olabilir.

Psikoterapi yaklaşımlarından bütün hastaların yararlanmasının mümkün olmasına rağmen narsistik, sınır kişilik bozukluğu ve şizotipal bozukluğu olanlar bunun dışında kalabilmektedir yada daha az yararlı olabilmektedir.

Psikoterapide hastalığın hoşnutsuzluk yaratan gerekçelerini kabullenme ve zorluklarla başa çıkma stratejilerini geliştirmeye yardımcı olma hedeflenir.

Psikoterapi sonucunda cilt bozukluğunda düzelmenin yanı sıra, yaşam kalitesinde belirgin bir iyileşme gözlenir.

Sedef hastalığı olan hastalar incelendiğinde stresle belirtilerin alevlendiği, kişsel olarak daha bağımlı, çevreye uyumsuz, depresif, obsesif, kızgınlık duygularını ifade etme zorluğu ve başkaları tarafından onaylanma ihtiyacı gibi, düşük özgüven kişilik özelliklerine sahip oldukları gözlenmiştir.

Bilişsel davranışçı terapi ile tedavi olanlar % 73 oranında iyileşme göstermektedir.

Kişide başa cıkma stratejileri yüksek ise, bedensel belirtilere bakmaksızın, ruhsal sağlığın iyiliği ve yaşam kalitesi artmaktadır.

Hastalara cilt hastalıkları hakkında, nedenleri, tedavi seçenekleri ve tedavinin gidişatı dahil olmak üzere bilgi vermek, tedaviye uyumunu artırır ve hastanın psikolojik atmosferini düzeltir…

 

 

%d blogcu bunu beğendi: